Cüneyd-i Bağdadi

Velilerin seyyidi olarak bilinen Cüneyd-i Bağdadi (kuddise sirrûhu), Nihavend'de doğmuş, Bağdat'ta büyümüş, o günkü doğunun bütün İslâm merkezlerini gezerek ünce ilim, irfan elde etmiş, sonra da kazandığı bu yüce meziyetler yaşadığı tasavvufi faziletleriyle Müslümanlara faydalı olmuş, irşadda bulunmuştur.

Cüneyd-i Bağdadi

Velilerin seyyidi olarak bilinen Cüneyd-i Bağdadi (kuddise sirrûhu), Nihavend'de doğmuş, Bağdat'ta büyümüş, o günkü doğunun bütün İslâm merkezlerini gezerek ünce ilim, irfan elde etmiş, sonra da kazandığı bu yüce meziyetler yaşadığı tasavvufi faziletleriyle Müslümanlara faydalı olmuş, irşadda bulunmuştur.

Çocukluğunu yaşadığı Bağdat'ta, İmamı Şafiî'nin talebesi Ebû Sevr'den fıkıh, tefsir, hadis, kelâm gibi şer´i ilimleri okumuş, civarda bulunan diğer din ulemasından muhtaç olduğu ikmal edici bilgileri de elde ettikten sonra dayısı olan büyük velî, meşhur zâhid Seriyyü's-Sakati'nin tasavvuf derslerine devam etmiştir.

Üçüncü asrın büyük velisi aziz zâhid Seriyyü's-Sakati, yeğeni Cüneyd'le ciddi şekilde meşgul olmuş, Ona, tavsiye ettiği nefis terbiyesi sayesinde velilerin seyyidi derecesine yükselme şerefini kazandırmıştır.

Cüneyd-i Bağdadi, senelerce süren nefs ve beşeri arzularını yenme mücahedesi sonunda ruhen tekâmül edip, hislerini kontrol altına alarak tam bir ihlâsa kavuştuğu sırada, hem neseben dayısı, hem de manevî sahada inkişafına sebep olan üstadı Seriy, Ona cemaatı irşad müsaadesini vermiştir. Ancak, Cüneyd, hâlâ kendisinden emin değildir. Nefsini ıslah etmediği, kimseye nasihat etme derecesine yükselmediği kanaatindedir. Bu yüzden dayısı ve üstadı Seriyyü's-Sakati'nin teklifine hemen evet diyemez, beklemeyi tercih eder. Ne var ki, beklemekte olduğu o günlerde gördüğü mühim bir rüyada, kendisine tebessümle bakan Hazret-i Resûlüllah, şöyle emir verir:

"Cüneyd! Artık müminlerin arasına karış ve onlara ebedi hayata ait hakikatleri anlat, ikaz olmalarına yardım et!"

Bu rüyayı gördüğü anda yatağından fırlayan Cüneyd sabahı zor bulur. Namazdan sonra ilk işi üstadının kapısını çalmak olur. Cüneyd´i tebessümle karşılayan üstadı, henüz Cüneyd hiçbir şey anlatmadan Ona şu karşılığı verir:

"Haydi, şimdi de vazifeden kaç da görelim! Bizim sözümüzle amel etmeyebilirsin ama Resûlüllah'ın emri?

Onun emrinde de tereddüt edebilir misin? Doğru vazife başına!"

Cüneyd utancından üstadının yüzüne bakamaz ve o günden sonra Bağdat, Basra, Küfe ve Hicaz´a varıncaya kadar bütün İslâmi muhitlerde konuşur, ilim ve feyzinden umumun istifade etmesini sağlar.

Hazret-i Cüneyd ilk senelerde gittiği hacda maneviyat büyüklerinin Harem-i Şerifte toplanıp sohbet ettiklerine şahit olur. Hemen yanlarına yaklaşıp, bir köşeye oturarak sohbetlerini dinlemeye başlar.

Şükür mevzuunu konuşurken her biri bir tarif yapar. Bir ara kendisine de sorarlar:

"Söyle bakalım, Bağdatlı genç! Şükür nedir sana göre?"

Şöyle cevap verir Hazret-i Cüneyd:

"Şükür, Allah´ın ihsan ettiği nimetlerle Allah´a isyan etmemek, o nimetleri haram olan yerde asla kullanmamaktır!"

Maneviyat büyükleri bu kısa ve kesin cevabı pek beğenip, birbirlerine bakarlarken, içlerinden biri şöyle der:

"Bu misafir, Seriyyü´s-Sakati´nin talebesidir!"

Gariptir ki, daha sonra üstadı Seriy, şükrün bu tarifini duyunca kimden öğrendiğini sorar. O da:

"Zatınızın derslerinden anladığım şükür, bundan başkası değildir efendim" diye cevap verir. Bundan sonra Seriy, Cüneyd'i iyice kendi hâline bırakır ve şöyle âlicenapça bir söz de söyler:

"Cüneyd, üstadını geçmiştir. Bunu açıkça itiraf ediyorum, artık müşküllerinizi ona sorabilirsiniz!"

Tasavvufta pek çok görülen vecd hâli için şöyle söyler Hazret-i Cüneyd:

"Vecd (ruhi zevk ve heyecan) ilmin içinde olmalı, yoksa ilim vecdin içinde olmamalı!"

Büyük mutasavvıf, bu sözüyle tasavvuf ehli zatlara şu hatırlatmayı yapmaktadır:

"Tasavvuftaki zevkinize ilim hâkim olmalı, bu yolda ilimle yürümelisiniz. Yoksa ilminize tasavvuf hâkim olup da, ilimsiz yürümeye kalkışmamalı, ilmi tasavvufa tâbi kılmamalısınız."

Gerçekten de ilmi olmayan bazı cahillerin ehl-i tarika zarar verdikleri, olmayacak iddia ve gösterişlerde bulunarak, zahir ehlini tasavvuftan kaçırdıkları, hatta aleyhlerine bile çevirdikleri görülmüştür.

Bundan dolayıdır ki, mana büyükleri, "dışı dine uygun olmayan şeyin içi de dine uygun olmaz" demişler, mutlaka zahirdeki görünüşün de, dine uygun olması gerektiğini, aksi halde dışı dine aykırı görülen bir davranışın içinde dine uygunluk olamayacağını ısrarla söylemişlerdir.

Nitekim elinde içki şişesiyle dolaşan bir adamın zahiri, dine muhaliftir. Artık bunun batınında da dine uygun bir hâl olmaz. Olduğu ileri sürülse bile, bu iddia makbul sayılmaz. Zaten batınında kutsi meziyet olsa, zahirini de düzeltecek, görenlerin su-i zanna kapılıp günah kazanmalarına sebep olmayacaktır.

Büyük Veli, kalbe gelen şeyleri tasnif ederken de şöyle bir sıralama yapar:

Kalbe gelen düşünceler dört türlü olur:
1) Cenâb-ı Hak'tan gelir, kulu uyarmaya matuf bulunur.
2) Melek tarafından gelir, kulu iyiliğe yöneltir.
3) Nefisten gelir, sahibini günah olan şeylere sevkeder.
4) Şeytandan gelir, öfkeye ve yeise atmaya müteveccih olur. Kul, bunları iyi ayıklamalı, iyiliğe sevkedenin

Rahmani, kötülüğü hatırlatanın da şeytanî olduğunu bilmeli, kötülüklerin üzerinde durup da vesveseye mağlup olmamalıdır."

Üçüncü hicret asrının başlarında şöyle bir söz meşhur olmuştur:

"Bağdad'ı Cüneyd; Şam'ı Ebû Abdullah Celâ, Nişapur'u Hiyere vaizi Ebû Osman ihya etmiştir!"

Gerçekten de Bağdat'ta tasavvufi dersleriyle büyük hizmetler yapmış olan Cüneyd Hazretleri, tasavvufu tek cümleyle tarif ederken şöyle demiştir:

"Tasavvuf, ıstıfa´dan gelmektedir. Istıfa´ ise, seçilmek ayrılmak demektir. Kul fani olan herşeyden seçilip ayrılacak baki olan Allah rızasından gayrı şey düşünmeyecektir. İşte tasavvuf bundan ibarettir."

Hazret-i Cûneyd gerçek sofi ve ihlâslı dindarları tarif ederken de şöyle der:

"Hakikî sofinin kalbi, İbrahim Aleyhisselam gibi dünya sevgisinden uzak olur. Teslimiyeti, baba elinde kurban olmaya rıza gösteren İsmail Aleyhisselâm gibi kavi olur. Şevki, Mûsâ Aleyhisselâm'ın münâcatı sırasındaki şevki gibi yüce olur. Sabrı, Eyyüb Aleyhisselâm'ın sabrı gibi sağlam olur. İhlâsı da Muhammed Aleyhisselâm'ın ihlâsı gibi tam olur."

H.z Cüneyd'e biri sorar:

"Ey Müslümanların aziz mürşidi, belânın büyüğü nedir, söyler misin?"

Şöyle cevap verir:

"Belânın büyüğü, belâ vereni bilmemektir. Bu da gafletten ileri gelir."

Milâdi 910'da (H. 298) Bağdad´da 91 yaşında vefat eden Seyyidü't-Tâife Hazret-i Cüneyd, üstadı, aynı zamanda da dayısı olan Seriyyü's-Sakatî'nin yanına defnolunmuştur.

Seriyy´in üstadı büyük kutuplardan Mâruf-u Kerhi'dir. Onun üstadı da İmam Ali Rızâ'dır. Böylece Cüneyd'in irşat silsilesi en kısa yoldan Resûlüllah'a erişmektedir.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Ne tür hikayeler okuyorsunuz:

Son yorumlar