Ay Işığı Gözlerimi Aldı

Akademisyen olmak bende sonradan ilgi uyandıran bir istekti. Çok defa yeniden düşünmeme ve kendime “acaba vaz mı geçsem” diye sormama sebep oldu. Çünkü yaşadığım konfederasyonda böyle zorlu şeylerin üstesinden gelmek çabadan daha fazlasını gerektiriyordu.

Altı saat aralıksız çalışmıştım. Yorucu bir çalışma olmuştu. Çalışmalarımı kaydedip, sandalyemden kalkıp doğruca mutfağa gittim. Latteciyi çalıştırdım. Latte beni kendime getiren yegâne içecekti. Oradan oturma odasına geçtim ve görüntüleyiciyi açtım. Latteci latteyi hazırlayana kadar haberleri izlemeyi düşünmüştüm. Son günlerde tezimi bitirmek için oldukça yoğun çalışmıştım ve bu da beni gündemden uzaklaştırmıştı. Acaba bültenlerde yine Ay kolonisi hakkında haberler mi vardı? Son günlerde haber programlarında, sohbet programlarında ve diğer tartışma programlarında üzerine konuşulan tek konu buydu: Ay kolonisinde atmosfer düzenleme deneyleri.

Küçük yaşlardan beri teknolojiye meraklı olmuşumdur. Yeni geliştirilen teknolojiler çağdaş yaşamı daha da ileriye taşımak için kullanılıyordu ya da bize öyle söyleniyordu. Görüntüleyicide her yeni gün yeni teknolojiler ve bunların ürünü olan cihazlar tanıtılıyordu. Daha 3. Sınıftayken mikrobiyoloji dersimizde bu cihazlardan biriyle tanıştım. Adı mikroskoptu ve ben bu aletin daha görür görmez hayranı olmuştum. Babama göre ise kurbanı… Bu tanışmayla mikrobiyoloji kariyerim de başlamış oldu.

Mikrobiyoloji mikroskobik düzeyde canlıları kapsar. Nasıl ki bizim toplumumuzda hayat değişerek, gelişerek devam ediyorsa mikroskobik hayat da gelişerek devam eder. Benim hedefim mikrobiyoloji alanında başarılı olmak hatta ün yapmaktı. Ve bunun için insan hayatından çok bu ufaklıkların hayatını gözlemlemeliydim. Sadece mikroskopla izlemekten bahsetmiyorum. Meslektaşlarımın buluşlarından, tezlerinden, fikirlerinden haberdar olmaktan bahsediyorum. Bu yüzden bu alandaki gelişmeleri bilmem gerekiyordu. Son dönemde tezimi bitirmek için çalışmalarım uzun yorucu ve gerçek hayattan bihaber geçti.

Görüntüleyici açıldı. Tek tek kanalları dolaştım. Neredeyse bütün kanallarda haber bültenleri vardı. Saatime baktım. Saat akşamın sekiziydi. Bu saatte görüntüleyicilerde genelde haber bültenlerinin olması gayet doğaldı. Ana Haber bültenlerinin aynı saatlerde olması dedemin çocukluğundan beri var olan geleneklerden sadece bir tanesiydi. Yıl 2064 ve dedemin çocukluk yıllarını arkamızda bırakalı neredeyse 50 sene olmuştu. Bu gelenek kıyamete kadar gidebilirdi.

Tam tahmin ettiğim gibiydi… Bütün bültenlerde Ay kolonisi ile ilgili haberler vardı. Ay kolonisi kurulalı 13 yıl olmuştu ve insanlığa oldukça büyük katkılar sağlamıştı. Bu koloninin başarılı olmasına şüpheyle bakılıyordu. Şimdi ise bu koloninin kalıcı olması için çalışmalar başlatılmış durumdaydı. Bu çalışmalar-dan biri atmosfer düzenleme çalışmasıydı. Bildiğim kadarıyla büyük bir jeneratör Ay’da yaşamın zorluk çekmeden sürdürülebilmesi için seçilmiş en uygun araziye konumlandırılmış. Henüz deneme aşamasındaki bu jeneratör 200 kilometre genişliğinde dünyadakine benzer küre bir atmosfer yaratabilecekmiş. Sadece atmosfer yaratmakla kalmayıp bu uydunun kayaç ve toprak yapısıyla ilgili analizlere de olanak verecekmiş. Jeneratörün üretim süreci oldukça uzun ve zorlu olmuştu. Neredeyse Konfederasyonlar arası bir rant kavgasına dönüşmüştü. En sonunda bu rant savaşını Doğu Asya Konfederasyonu kazanmış ve hiç beklemeden üretime başlamıştı. Bence de en doğrusu onların yapmasıydı çünkü eski Çin Devletinin nüfus gücü maliyeti oldukça ucuzlatıyordu. Ama kimse bu jeneratörün çalışabileceğine ihtimal vermiyordu. Nedeni Doğu Asya Konfederasyonu’nun bir üyesi olan Eski Çin Cumhuriyetinin eski ve kötü şöhretiydi. 60 yıl önce edinilmiş bir şöhretti bu. Şimdi bile bir malzeme dayanıksız yapılmışsa “Çin malı” diye espriler yapılır.

Latteci ötmeye başlamıştı. Lattemi alıp tam koltuğuma yönelmiştim ki kapı çaldı. Gelen komşum irfan’dı. 26 yaşında, kısa boylu, kıvırcık saçlı, çakır gözlü, heyecanlı bir yapıya sahip, oldukça meraklı bir gençti. Benden iki yaş küçük olmasına rağmen benden daha yaşlı gösteren yüz hatlarına sahipti. Gözaltları çukurdu, bunun genlerinden geldiğini söylüyordu. Ve ben onun ailesel değil ulusal kalıtımdan bahsettiğine emindim. İrfan Orta Kıta Konfederasyonu’nun ilk üyesi Suriye’den Anadolu’ya göç etmiş bir ailenin ilk çocuğuydu. Benim gördüğüm tüm Suriyeliler çukur göz altlarına sahipti bu da onu haklı çıkarıyordu. Gel gelelim bunun hiçbir bilimsel dayanağı yoktu. İçeri girer girmez kendine bir latte almasını söyledim. O da öyle yaptı. Hızlı adımlarla oturma odasına elinde kupası ile gelirken “biliyor musun” diye sordu. “neyi” dedim. “Dün birleşik sokaktaki atölye de bir kişi ölü bulunmuş”. Gözlerini gözlerime sabitlemiş bir şey söylememi bekliyordu. “Ne var bunda, insanlar doğar, büyür, ölür. Hatta bazıları doğar, ölür ve hatta yine bazıları ölü doğar” dedim. Büyük bir hiddetle ayağa kalkıp oldukça yüksek bir sesle ”Orhan bu adam öldürülmüş, organları çalınarak öldürülmüş. Bir dakika durup dinlemeden ukala biyolog haline bürünme” dedi. “Organcılar mı? Buraya da mı dadandılar? Hayır, hayır asıl soru bu değildi asıl soru şuydu; bu çağda hala organ hırsızlığı devam mı ediyordu?

Neredeyse 40 yıldır beyin hariç bütün insan organlarının yapay kopyaları yapılabilmekteydi. Hatta bu yapay organlar için önceleri devlet teşvikiyle sonraları özel girişimlerle bütün konfederasyonlarda yapay organ fabrikaları açılmıştı. Sentetik yapıdaki bu yapay organlar ilk yıllar bazı sorunlara sebep oldularsa da sonraki yıllarda oldukça fazla hayat kurtardılar. Birçok insan yapay organların daha faydalı olduğunu en azından ne kadar süre dayanabildikleri bilindiğinden gerçek organlardan daha işe yarar olduğunu konuşmaya başladı. Öyle ya gerçek organlar günümüz teknolojileriyle bile ne zaman iflas edebilecekleri ya da kötü bir sürpriz yapabilecekleri konusunda çok fazla ipucu vermiyorlardı. Hiçbir sorunu olmadığı halde bir kalp birden durabilir ve ölümünüze sebep olabilirdi. Ama yapay organlar en az 15 yıl garanti kapsamında tutuluyorlardı. Bu da sahip olduğunuz yapay organın 15 yıl boyunca ölümünüze sebep olmayacağını garanti etmesi demekti. Yapay organın tek ve en büyük dezavantajı oldukça pahalı oluşuydu. Bende bir dönem gözlerimi yeni bir çift yapay gözle değiştirmeyi düşünmüştüm. Tabi doktorum buna karşı çıktı. Ona göre henüz iş görüyorlarken yapay gözlere ne gerek vardı. Doğru, arada bir akıntı yapmasına ve bulanık görmeme sebep olmasından başka bir sorun yoktu. 28 yıldır bu gözler çok işime yaradılar ve tamamen iflas edene kadar kullanabilirdim. Ayrıca doktorumun söylediğine göre tavsiyesine uyduğum takdirde ölene kadar görme sıkıntısı yaşamayacaktım. Tavsiyesi şuydu: Araştırmalara kendimi kaptırıp gözlerimi çok fazla yormamak.

Aklımı kurcalayan “bu çağda neden organ hırsızlığı” sorusuna İrfan’dan oldukça mantıklı bir açıklama geldi. “Orhan, bu organ hırsızlığı son 3 yıl hariç en son ne zaman yaşandı. Ben söyleyim bundan 40 yıl önce, Kuzeybatı Kıta Konfederasyonu yapay organ üretme iznini çıkartmadan önce yaşanmış. 2023 yılında organ mafyalarıyla baş edilemeyince yapay organ üretme izni çıkarılmış. 2024 yılından sonra son 3 seneye kadar bir tek organ hırsızlığı vakası olmamış. Bence dostum organ hırsızlığının bu Ay atmosfer düzenleme deneyleriyle ilişkisi var. 3 yıldır bu deneyler yapılıyor doğal olarak yaratılan atmosferin insan vücudunda ne gibi tepkimeler yaratacağı öğrenilmeye çalışılıyordu.” Başımı kaldırıp İrfan’a baktım. Zeki çocuk, gerçek bir mantık yürütme sonucunda etkileyici bir sonuç çıkarmıştı. Yapay organlar pahalıydı. Ay’daki atmosfer düzenleyici insanlar için yani gerçek organların bu atmosfer altında ne gibi tepkiler vereceğini öğrenmek için deneme aşamasındaydı. Ve insan hayatını toptan tehlikeye atmak yerine organları teker teker denemeye tabi tutmak daha mantıklı, ucuz ve en pratik yoldu. Beyin hariç her organın Küre atmosfer altında vereceği tepkiler deneylerle öğrenilebilirdi. İnsanlar nelerin peşinde koşuyorlar anlamak mümkün olmuyor. Uykusuzluk düşünmeme de engel olmaya başlamıştı. Gözlerimi ovuşturmaya ve esnemeye başlayınca İrfan ayağa kalkıp “ben gitsem iyi olacak. Sen oldukça yorgun görünüyorsun” dedi. Ve her zamanki hızlı adımlarıyla dış kapıya yönelip evi saniyeler içinde terk etti. Onun bu tez canlılığı beni hap şaşırtıyordu. Saat gece yarısı olmak üzereydi, uyumalıydım çünkü yarın rutin bir göz kontrolü için hastanede olmalıydım. Kahve kupalarını mutfağa bırakıp doğruca yatağıma gittim. Odamın perdesi aralıktı ve gökyüzünde bütün güzelliği ile bir dolunay vardı. Dünya da yaşanan bütün olayların binlerce yıllık şahidi ay ve biz oraya da dadanmıştık.

2

Birden bire irkilerek uyandım. Etrafıma baktım. Biyolojik saatim beni sabah saat yedide uyanmaya programlamış. Böyle programlamaları siz farkında olmadan bilinçaltınız gerçekleştiriyor. Kalkıp banyonun yolunu tuttum. Ellerimi ve yüzümü yıkadım mutfağa geçtim. Latteciyi çalıştırdım ve hazırlanmak üzere tekrar odamın yolunu tuttum. Giyindim mutfağa gidip ufak bir kahvaltı yapıp dişlerimi de fırçaladıktan sonra dış kapıya yöneldim. En yakın ışın terminaline gittim. Doktorla randevum sekiz buçuktaydı. Zamanım vardı ama ben yine de saatinden önce orada olmak istiyordum. Ve öyle de oldu. Doktor Nehir Hanım’ın asistanı ilk randevulu hastanın ben olduğumu söylemesinden sonra bekletilmeden Nehir Hanım’ın odasına alındım. Hemen akabinde bir café dé Latté getirildi. Ben istememiştim ama iyi de olmuştu kahveye hayır diyecek durumda değildim. Ayılmaya ihtiyacım vardı.

Saat tam sekiz buçuktu ve tam o anda Nehir Hanım odaya girdi. Çantasını masasının üzerine koyup içinden gözlüğünü almak için fermuarı açtı. Elleri titriyordu. Birbirimizin halini, hatırını sorduktan sonra çok bekletmeden beni muayene odasına aldı. Nehir Hanım orta yaşlı, kilolu, kumral, ela gözlü ve oldukça sevimli bir hanımdı. İşini büyük özenle yapardı. Oldukça disiplinli ve tertipliydi bunu odasındaki düzeninden ve dakikliğinden anlayabiliyordum. Muayene odasına girdikten sonra oldukça titrek bir ses tonuyla benden sedyeye oturup beklememi rica etti ve istersem uzanabileceğimi söyledi. Burası eski cihazlar ve eski ekipmanlarla donatılmış bir binaydı. Doktorumun dediğini yaptım. Bugün bir gariplik vardı. Nehir Hanımdaki tedirginlik bu garipliklere örnek olarak gösterilebilirdi. Tabi fikrim sorulmadan getirilen kahvede… Bunları düşünürken tatlı bir uyku bastı. Direndim ama…

Ne zaman sonra uyandığımda karanlık bir yerde buldum kendimi yüzüm sızlıyordu. Çok karanlıktı, zifiri karanlık. Birkaç anahtar kelime söyledim, ıslık çaldım, el çırptım. Nafile, ışık açılmadı. Ayağa kalktım duvarları elimle yokladım ama ışığı açacak hiçbir düğme bulamadım. Elimle yoklamaya devam ederek kapıyı aradım ve kapı kolunu buldum. Parmaklarımı göstergeye dayadım. Kapı açıldı. Kapını açıldığı diğer odada karanlıktı. Ne olduğunu, nerede olduğumu, yüzümün neden bu kadar şiddetli sızladığını ve ağzımdaki bu garip tadın ne olduğunu anlayamıyordum. Ama asıl derdim bunları anlamaktan çok her neredeysem buradan bir an evvel çıkabilmekti. Karanlıktı, etrafı elimle yokladığım bir sırada cam küre bir cismin yanında olduğu anladım. Bu ışın terminaliydi. Elektrikle çalışan ne varsa çalışmaz olmuştu. Bu terminal hariç… Küreye girdim koordinatı girip kelimeyi söyledim. Her ışınlanmak istenen yerin anahtar kelimesi vardı. Söylediğim kelime de benim evimin yakınındaki istasyonun anahtarıydı. İstasyona gelmiştim ve yüzümün sızısı biraz olsun hafiflemişti. Ağzımdaki ekşi tat hala etkisini koruyordu. Ve yavaş yavaş az önceki karanlık mekânın neresi olduğunu hatırlamaya başlamıştım. Ne olmuştu Doktor Nehir Hanım nereye kaybolmuştu ve diğer çalışanlar… Daha da önemlisi bana ne yapmışlardı? Nihayet evime geldim. Hemen banyonun yolunu tuttum. Yüksek sesle “ışık” dedim. Evin bütün ışıkları yandı. Aynanın karşısına geçtim yüzümü inceledim. Gözlerim aynadaki görüntüyü oldukça canlı ve parlak bir şekilde yansıtıyordu. Hem de haddinden fazla bir parlaklıktı bu. Sanki gözlerim bir mikro ayna gibi görünüyordu. Bu bir sorun muydu? Parlak olmaları hoşuma gitmişti. Gözaltlarımda belli belirsiz ince yeşil bir çizgi vardı. Her göz kontrolünden sonra böyle etkiler oluyordu bu nedenle önemsemedim. Yüzümü yıkadım. Kulaklığımı aktifleştirip anlaşılır bir sesle “Nehir Sena” dedim. Amacım ne olduğunu öğrenebilmekti bunun içinde Nehir Hanım’a ulaşmam gerekiyordu. Ama cevap alamadım. Aramayı en az 9 kez tekrarladım. Cevap yoktu. Çalışma odama geçtim. Ağzımdan küçük bir tükürük örneği alıp mikroskoba yerleştirdim. Ağzımdaki ekşimenin sebebini anlamaya çalışıyordum. Olağandışı bir şey yoktu. Saate baktım, akşam dokuzdu. Bu kadar uzun süre nasıl uyumuş olabilirdim. Göründüğü kadarıyla sağlığımla ilgili bir sorun yoktu. O halde muayenehanedeki sorun dışında merak edilecek bir durum da kalmamıştı. Nehir Hanım’ı tekrar aradım. Ulaşamayınca, asistanını, muayenehaneyi, görev yaptığı araştırma enstitüsünü de aradım ama hiç biri cevap vermiyordu. Saat geç olmuştu. Bu saatte onlara ulaşamamam normal sayılabilirdi.

Gökte dolunay vardı, hava ılık ve nemliydi. Orta Kıta’da, Kilikya bölgesinde bu mevsimde hava hep bu durumdadır. Hele bir de aylardan mayıs ise…

Yanıma Charles Darwin’e ait Türlerin Kökeni adlı eseri ve metod defterimi alıp terasa çıktım. Darwin bir efsaneydi. Çağımızda bile gününün verilerini nasıl edindiği araştırmalarını nasıl bu kadar genişletebildiği anlaşılamamıştı. Darwin tezleri ortaya atıldıkları dönemden sonraki bir asırlık döneme kesinlikle damgasını vurmuştu. Yetiştirilmesi gereken bir tezim vardı. Eski usül çalışma yöntemi her zaman hoşuma gitmiştir. Teknolojiyi takip eder, nimetlerinden faydalanırım fakat konu çalışmalarım olunca defter, kitap her zaman bilgisayar ve diğer cihazlardan daha basit ve daha faydalı olmuştur.

Dünya neredeyse tamamen değişmişti birçok şey aydınlatılmış, birçok teori çökmüş ve yerini yenileri almıştı. Mars denen ölüyü rahat bırakıp Ay’a yerleştik, hydron faciasından sonra tanrıcılığı bir kenara bırakıp sorunlarımıza çözümler ürettik. Başaramadığımız çok fazla şey kalmadı. Bunlardan benim için en önemlisi “kökenimiz”le ilgili bilinemeyenleri açıklığa kavuşturmaktı ve ben de bunun savaşını veriyorum ve zafer kazanacağıma da eminim.

Son yaptığım çizimlere ve aldığım notlara bakarken bir damla gözyaşım defterimin köşesine damladı. Birkaç saniye sonra bu damlanın tam ortasında yeşilimsi, toplu iğne başı büyüklüğünde bir leke belirdi. Yeşilimsi bir leke! Birçok malzemenin asıl hammaddelerinin dışında farklı maddeler kullanılarak imal edilmesine alışmıştım. Hatta kâğıtların bile… Neticede kâğıdın hammaddesi olan ağaçların dünya üzerinden silinmesinin üstünden 33 yıl geçmişti. Kara bir yıldı 2031 yılı. Yellowstone parkı doğanın öfkesini resmen bütün canlı hayatın üzerine kusmuştu. Yellowstone yanardağı koca bir kıtayı yok etmiş, dünyadaki canlı hayatını bitme noktasına getirmişti. Ağaç olarak nitelendirilen canlı türü son bulmuştu. O tarihten itibaren dünya yeni yeşil alanlar yaratmak için bilimin öncülüğünde seferber olmuştu. Ve alınan kararlar neticesinde birçok sanayi dalında olduğu gibi kâğıt sanayisinde de hammadde olarak ağacın kullanımı yasaklanmıştı. Muhtemelen önümdeki bu defterde sentetik maddelerden imal edilmişti ve bu yeşilimsi renk bu maddeyle gözyaşının tepkimesi sonucu ortaya çıkmıştı. Tahminimi desteklemek için tabi ki mikroskobuma başvuracaktım. Mikroskopta çok da enteresan bir sonuca ulaşamadım. Düşündüğüm gibi olmalıydı. Başka mantıklı bir açıklama görünmüyordu. Gözüm kalemime takıldı. Acaba bu kalem hangi maddelerden üretilmişti?

Saatime baktım zaman hayli ilerlemişti. Uyumaya karar verip daireme gittim. Dişlerimi fırçalayıp odama çekildim. Çalışmaya ertesi gün devam edecektim zaten son günlerde hayatım bu rutin üzerine kuruluydu.

Göz kontrolüne gidip bir dizi garip olay yaşamamın üzerinden bir hafta geçti. Bu süre içinde ne Nehir Hanım’a ne de asistanına defalarca ulaşmayı denememe rağmen ulaşamadım. Mecbur kaldığım için farklı bir enstitüye bağlı başka bir doktora görünmek durumundaydım. Ana Kıta Hastanesi’nde arkadaşlarımın tavsiye ettiği bir göz doktoruna görünmeyi tercih ettim. Nasıl olsa bu sıradan bir kontrol olacaktı. Doktorun özgeçmişi çok fazla önem arz etmiyordu. Hastaneden aynı gün saat 13.00’te Doktor Salim Bey’ e muayene olabilmek için randevu aldım. Saat 12.40’tı. Kulaklığım, kart cebim, anahtar kelimeler cihazım yanımdaydı. Kısacası hazırdım. Evimin önündeki Kesit sokakta bulunan ışın terminaline gittim. Birkaç saniye sonra hastanenin girişindeydim. Taşıyıcıyla Gök Kat’a çıktım. Asistana kendimi tanıttım. 1 dakika sonra doktorun odasına alındım. Hemen arkamdan doktorda odaya geldi ve gayet kibar bir şekilde beni selamlayıp özgeçmişini ve onu doktorum olarak kabul ettiğimi belirten neon elektronik belgeleri uzatıp sesimle aktifleştirmemi rica etti. Bende istenileni yaptım. Muayenenin başlaması için gerekli olan ve her işletme, hastane, okul ve benzeri kurumun yaptığı formaliteden oluşan belgeler prosedürüydü bu. Bu işlemlerden sonra muayenehaneye geçtim. Elektronik koltuğa oturup, göz tetkik cihazını önüme çektim. Cihaza 11 haneden oluşan kimlik numaramı okudum ve cihazı aktifleştirdim. Koltuğun sağ yanında bulunan mavi düğmeye dokunup doktora muayenehaneye giriş izni verdim. Hemen ardından doktor muayenehaneye giriş yaptı. Kendine ait olan koltuğa oturup tetkik okuma cihazını aktif hale getirdikten sonra muayene resmen başladı. Bu prosedürler beni çok bunaltıyordu ama burası da büyük bir hastane ve kaliteli ekibe sahip oldukça teknolojik bir kurumdu. Bunları doğal kabul etmeliydim. Doktorum muayene sırasında gördüklerini mırıldanıyor, şaşırıyor, bazen gülümsüyor, bazen kızıyordu. Bütün bunları hiç çekinmeden ve çok samimi ifadelerle yapıyordu. Benim varlığımı unutmuş gibiydi. Mırıldanmasına kulak kesildim. Neler söylediğini merak ediyordum. O seslerin arasında şu ilginç cümleleri duydum. “emmm, adam araştırmacı, böyle bir hastanede muayene olmasına yetecek düzeyde birikimi var gelgelelim ‘Çin malı’ kullanıyor. hıımmmm. ummmmm. Organik olanından al bari be adam, nereden buldun bu saçma şeyi? Emmmm.” Doktor ne hakkında konuşuyordu. Bana göre saçmalıyordu. Ama muayene sırasında hastasına yoğunlaşması gerekmez miydi? Beni muayene ederken başka bir konu ya da olay düşünmesi normal miydi? Bu çoğu insan tarafından hakaret olarak algılanabilirdi. Zira hastası benken bir başka konuya yoğunlaşması beni de çok rahatsız etmişti. Sinirlenmiştim. Kızgın bir şekilde “Salim Bey ne yapıyorsunuz? Ben hala buradayım ve şu anda beni muayene etmeye konsantre olmanızı rica ediyorum” dedim. Salim Bey güleç bir ifadeyle bana bakıp oldukça sempatik bir ses tonuyla “ Orhan Bey merak etmeyin gözüm gözlerinizde” dedi. “Salim Bey gözünüz bende olabilir ama sanırım aklınız başka yerde” dedim. Sesimin tonundan kızgın olduğumu anlayarak ve sanki şaşkın ifadesine biraz daha şaşkınlık ekleyerek şöyle dedi: Orhan Bey anladığım kadarıyla hastaneler sizi geriyor, böyle olması normal. Çoğu hasta hastaneleri sevmez bu gelenekten toplum olarak kurtulamamışız. Şimdi rahatlayın siz çoğunu atlatmışsınız azı kaldı onu da bana bırakın.” “Bu adam bana sahte özgeçmiş mi gösterdi, delinin tekiyle karşı karşıya mıydım yoksa ne diyor bu adam” diye düşünürken sesli düşündüğümü çok geç fark ettim. Salim Bey’den cevap gecikmedi ve cevap yine güleç bir yüz ifadesi ve sempatik bir ses tonuyla gelmişti. ”Orhan Bey siz bu gerginlikle nasıl gözlerinizden vazgeçmeyi göze aldınız, nasıl ameliyat oldunuz veya en azından bu fikri nasıl kabullendiniz anlayamıyorum. Lütfen sakin olun.” Bu cümleler beni ne korkutmuş ne de şaşırtmıştı aksine çok gülünç bulmuştum. Gülmeye hatta kahkahalar atmaya başladım, tam “ameliyat mı?” diye soracaktım ki etraf birden bire bulanıklaştı. Başım dönüyordu. Midem sanki ağzımdan çıkmak üzereydi. Alnım çatlayacakmış gibi hissetmeme neden olan inanılmaz şiddetli bir baş ağrısı başladı. Kontrolümü kaybediyordum. Hemen ardından vücudumu titremeler aldı. Soğuk soğuk terler döküyordum. Evet, evet şoka girmiştim. Beynim düşüncelere boğuldu ve hepsini bırakın bir tanesiyle bile baş edemiyordum. Düşünceler beni bir hafta öncesine götürdü. Sorular, sorular… Ne ameliyatı? Neydi bu? Nehir Hanım ve onun tedirgin halleri… Hayır, bunları düşünmek istemiyordum. Asistanın ben istemeden getirdiği latte, banyomdaki aynada gözümün bir mikro aynaymış gibi görüntüyü yansıtmasını görmem. Bu olamazdı, bunu kabul edemezdim. Nehir Hanım neden ortadan kaybolmuştu. Titremeler artıyordu, başım şiddetle dönmeye devam ediyordu. Gözyaşım defterin üzerine damladığında bıraktığı yeşilimsi leke... “Çin malı” malzemelerin kalitesiz madde kırıntısıyla mı oluştu o renk? Yoksa o rengin gözle bir alakası yok muydu, kâğıttan mı kaynaklanıyordu? Terlemeler vücudumda su bırakmadı ve baş ağrısı beni öldürecek gibiydi. İşte bir sahne daha, banyodaki aynama baktığımda gözaltlarımda gördüğüm yeşilimsi çizgi. Bir parlama belirdi aklımda. Defterdeki leke gözlerimden kaynaklanıyordu. Bütün bunlar saçmalıktı gözlerimi aldılar mı benden? Gece uyandığımda muayenehane neden karanlıktı, neden hiç kimse yoktu ve neden o gece yüzüm deli gibi sızlıyordu? Aldılar gözlerimi ve yeni yapay gözler, Çin malı yapay gözler… Ağzımdaki ekşi tat neydi, neden kaynaklanıyordu. Yoksa asistanın getirdiği latte… Ne vardı içinde? Nasıl olmuştu da uyuya kamıştım? Görüntüler, sahneler, midem bulanıyordu.

3

Gözlerimi açtığımda bulunduğum oda çok kalabalıktı. Etrafımda doktorlar ve asistanlar koşuşturuyorlardı. Doktorlar, güvenlikçiler, konfederasyon araştırmacıları doluşmuşlardı odaya ve hatta koridorlara taşmışlardı. Beni görenlerin yüzünde hep aynı korkunç ifade vardı. Salim Bey Konfederasyon güvenlikçilerine ifade veriyordu ya da ben öyle sanıyordum. Bir asistan yanıma usulca sokuldu. “Efendim bir isteğiniz var mı?” diye sordu. Ayağa kalkmak için doğruldum, asistan koluma girdi, telaşlanmıştı. Herkes bana bakıyordu. Akşam olmuştu dışarısı Ay ışığıyla az da olsa aydınlıktı. Bayılmamın üzerinden akşam olmaya yetecek kadar bir süre geçmişti. Asistan telaşlı bir ses tonuyla tekrar “efendim bir isteğiniz var mı?” diye sordu. Pencereden dışarı baktım. Bütün dünya şu sıralar Ay Kolonisi deneylerine yoğunlaşmıştı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. AY ne kadar parlak ve güzeldi. Dünya tarihinin en yakın ve en güzel şahidi Ay, insanlığın geleceği için deneylerin yapıldığı o umursamaz mehtap gözlerimi benden almış mıydı? Gözlerim deneylere kurban mı edilmişti? Dönüp asistanın yüzüne baktım ve dedim ki “evet asistan hanım, evet, bir isteğim var”. Yüzümü Ay’a çevirip şöyle dedim: “Gözlerimi istiyorum”.

Yorumlar

#1 Ziyaretçi : Bu ne kadar güzel bir

Bu ne kadar güzel bir hikaye...Anlatımınıza bayıldım. Başka bir konu ararken tesadüfen okudum hikayenizi. Başarılı anlatımlarınızın devamını dilerim.Hoşçakalın.


Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Ne tür hikayeler okuyorsunuz:

Son yorumlar