Tunçpranga I (Deneme)

TUNÇPRANGA I

Julide günlerdir yorucu bir çalışma sonucu stres atmak için
Tunçpranga nicki ile bir akşam Chat´a girmişti. Böylesi bir nickin düşündürücü bir çağrışım yapacağı için, genelde düşünmesini bilen kimselerin yazacaklarını umuyordu.

TUNÇPRANGA I

Julide günlerdir yorucu bir çalışma sonucu stres atmak için
Tunçpranga nicki ile bir akşam Chat´a girmişti. Böylesi bir nickin düşündürücü bir çağrışım yapacağı için, genelde düşünmesini bilen kimselerin yazacaklarını umuyordu.
Gerçektende yazanların çoğu Tunç’un ve Pranga’nın anlamını bilen kişilerdi.
Bilmeyenler de açıklamasını rica ediyorlardı.

Yazanlar arasında Berlin’den kendisinden genç olan Orta Asya’lı
bir bey de vardı. Onunla ilk kontağı işte böye başlamıştı.

O günden sonra günde bir kaç kez ya mail, veya telefon aracılığıyla haberleşip, birbirlerini görmek için sabırsızlansalarda, Julide her, Seni seviyorum. Hemen görmek istiyorum gibi sözlere tez kanan biri olmamıştı.

Belki de bu davranışını, sıradışı bir yaşam stiline, çoğu yerlerde ise, zekasının vermiş olduğu ürünün ve bakımlı görünüşünün göze çarpmasında dolayı yaşam boyu sayısız aşk ilanları almış olması“kendine güvenme“ duygusu kazanışına borçluydu.

Yaşamının diğer bir garip tarafı ise, hiç bir dine, tarikata mensup olmamasına´rağmen kadere ve onu yönlendiren birinin olduğuna tüm
kalbi ile inanmasıydı.

Çoğu zaman karar veremediği konuları zamanın ve onu yöneten gizli
bir gücün çözeceğine bıraktığı gibi, yedinci hissi de oldukca güçlüydü.

İşte o dönemlerde de O buluşmaları için, ne kadar çaba harcamış ise de, kendisi 'Tanrım karşılaşmamız hayırlı olacaksa onu görmeyi nasip eyle.
Yoksa araya bir engel koy' diye dua ettiği günler çok olmuştu.

Julide böylesi kararsızlıklar içinde kıvranırken, durumu ailesine açtığından,
beraberce memleketine izine gidecekleriden söz ediyordu.
Konuşmaları arasında telefon O >Aşkım ve canısı< diyordu. Julide ise,
-Aşkım ve canısı- kelimesini duymak istemediğini belirtiyordu.
Neden ise, sanki hiç kimsenin kendine özgü bir sözü yokmuş gibi hemem hemen bütün türklerin ağzında -Aşkım ve canısı- kelimesi dolaşıyordu. Herkes çocuğunada, sevgilisine de, eşinede Aşkım ve canısı- diye hitap ediyorlardı. Julide ise sürekli herkesin kullandığı tekdüze şeylerden kaçınırdı. O Julide’nin bu tutumuna karşılık vermese de, sinirlendiğini hissediyordu.
Julie’nin kriterizelerine karşılık, O >Peki karıcığım, eşim, sevgilim, canım desem, nasıl olur? < diye takılıyordu. Julide aralarına ne kadar mesafe koymuşsa da, onun bu kadar candan yaklaşımına´şaşıp, etkilenmedende edemiyordu.

Julide beklenmedik bir günde çalışmalarıyla ilgili Berlin’den bir mesaj alarak,
Berlin’e gitmeye karar verdi. Telefonda bunu O’na söylediğinde neredeyse seviçten sesinin tonu değişmişti. Julide’nin Geldiğinde ona kendi elleriyle yöre yemeklerinden yapacağından, onu kollarında uyutacağından, arkadaşlarıyla tanıştıracağından vs söz ediyordu.

Lakin Julide Berlin’e geleli üç gün olmasına rağmen, daha önceki günlerde olduğu gibi sık sık Telefonlaştıkları halde, bir yanda aralarındakı yaş farkını diğer yanda da işlerini bahane ederek onunla buluşmaktan kaçınıyordu. O, ise, Julide’nin bu davranışına bir anlam vermeyip sık sık onu arayarak
>Senin yaşını öğrenipte sana aşkımı ilan etmiştim. Senin yaşın ne olursa olsun, seni istiyorum. Hem kim demiş ki, sevgi yaşa bağlıdır.
Eğer sevgi yaşa bağlı olsaydı, hanımları genç olanlarin hiç biri ayrılmazlardı.
Tam tersine istatistiklerin verilerine göre, ayrılanların çoğunluğu hanımları küçük olan eşlerdir. Hem senden ufak olsam bile çocuk değilim.
Ben de olgun bir yaşa adım attım. Yaşla ilgili bir örnekte, Muhammed peygämberle eşi Hatice hanımdır. Belki okumuşsundur,
Hatice hanım Muhammed peygämberden yirmi yaştan fazla büyük olduğu anlatılır. Ne olursun yaşı problem etme. İnan birtanem, yaşamımda belki yüzlerce senden genç kadın geldi geçti, ama hiç birisi bende seni arzuladığımın 1% kadarı etki bırakmadı<
gibi sözlerle Julide’yi ikna etmeye çalışıyordu.
Julide onun böylesi pozitif sözlerine karşılık
>İyi ama ne ben Hatice hanımım, ne de sen Muhammed peygämbersin.
Onlara gösterilen anlayışı kimse bize göstermeyeceği gibi, Muhammed peygämberin sonraki eşlerinin kendisinden ne kadar küçük olduklarını da biliyor musun? < diye yanıtlıyordu.

Berlin’e gelişinin altıncı günü bir dernek toplantısından sonra nihayet karar vermişti onunla buluşacaktı. Termine gitmek için, Julide’nin yola çıktığı bir esnada, Asya’lı arayarak:
>Günaydın canımın içi. Bugünden burada geçireceğin günleri beraberce geçirmemizi arzuluyorum.
Sevincimden bugün göreve bile gitmedim.
Seni görmenin heeyecanını şimdiden yaşıyorum desem, inanır mısın? < diye sorunca, Julide Fısıldar gibi,
>Evet çok iyi hissediyorum ve benim de aynı heeyecanı yaşadığımı bilmeni isterim< deyip telefonu kapatmıştı.

Toplantıdan çıktığında saat öğlen 12.30 gösteriyordu. Tramvay durağına doğru yürüdüğü esnada, kapatmış olduğu telefonunu açmaya çalışırken, geçmek üzere olduğu, ara sokakdan orta boy ipsiz ağzı ve ayakları kan içerisinde bir köpeğin nerdeyse kendisine çarpacak bir şekilde,
önünden geçip dört şeritli ana yola doğru fırladıgını görür.

Köpek tıpkı kendisini görüp şaşıran Julide gibi, şaşkınlık içinde dört şeritli ana yola doğru koşmaya başlayınca, hızla gelen bir arabanın çarpmasıyla, diğer bir şeride fırlar. Zavallı hayvan can acısıyla sürüne sürüne kaçmaya çalışmış ise de, bu defada diğer bir arabanın önüne döşer. Julide olup bitenleri şaşınlık içinde bağırarak izlerken, yanından geçip gidenlerin olaya aldırış bile ettikleri yoktu.

Julide iki araba altından yine de canlı olarak kurtulan köpeğin, kanlar içinde sürünerek, havlaya havlaya kaldırıma yaklaştığını görünce, hemen polise telefon ederek olayı bildirir. Polisler görgü tanığı ve köpeğin nerede bulunduğuna yardımcı olması için, olay yerinde kalmasını rica etmişlerdi.

Polislerle telefon konuşması henüz bitmişti ki, telefonu çaldı.
Arayan O idi. Telefonun öbür ucunda
>Canım. Tatlım çıktın mı? < diye sorduğunda, Julide titreyerek, sokaktaki karşılaştığ üzücü olayı anlatmaya çalışırken, o esnada polislerin hafif bir tempoyla, çevreye bakına bakına geldiğini görür
>Canım bir dakika. Polisler geldi. Onlara hayvanın gittiği yönü göstermeliyim< der demez, O,
>Sen burayada mı kurtarıcı melek rolünü üstlenmeye geldin? Senin polislerle ne işin var? Sana ne elin köpeğinden. Ben günlerdir seni beklerken, sen görüşmememiz içi, durmadan bahaneler uyduruyorsun < demesiyle birlikte, bir kaç küfür savurup telefonu yüzüne kapatır.

Julide neye uğradığını bilemez bir hale gelmiş ise de, el işaretiyle telefon eden bayanın kendisinin olduğunu ve hayvanın hangi yöne gittiğini polislere tarif eder. Polislerin ikisi dökülen kanları izleyerek, hayvanın bulunduğu yeri tesbit etmeye çalışırken, diğer biride Julide’nin ifadesini not alır.

Polisler gittiğinde, Julide kaldırımda bulunan bir oturak taşına oturarak, ağlamaya başlar. Adeta gözyaşlarına iştirak olsun diye, aynı dakikalarda hafif hafif bir yağmur çiseler.
Kısa bir aradan sonra, Gözyaşlarını kolunun ucuya kurulayıp, O’nu arar.
Ama O telefonu hemen yüzüne kapatır. Sonraki aramalarında ise, telesekreterle karşılaşır.

Üzüntüler içinde, oturduğu yerde yağmurun yağışına ve gelip geçenlerin bakışlarına aldırış etmeden, ağlamasına devam ederken, kendi kendine’Tanrım bir insan nasıl bu kadar duygusuz ve egoist olabilir?
Bir hayvana yardım ettim diye bana nasıl bu şekil davranabildi?
Oysa onu sanki yıllardır tanıyormuşum gibi bir his içimi kaplamış, onu ilk defa bugün yürekten görmek istemiştim ve onu öylesine kendime sımsıcak yakın hissetmiştim. Yoksa sen mi onu tanımamı istemedin?
Yoksa o tunçpranga biraz önceki gördüğüm o zavallı hayvanmıydı, ayaklarıma dolanıp, ona gitmemi engelledi? ’ diye kendi kendine sorular soruyordu.

Aradan haylı bir zaman geçmiştiki, dörtlüleri yakıp önüne bir arabanın duruşuyla hayallerinden koptu. Arabadan kırk yaşlarında yakışıklı bir bey inip:
-Hanımefendi burada kimi bekliyorsunuz?
Ben, dört beş saat önce sizden araba çarpan köpeğin ifadesini alan polisim. Sizden ayrıldıktan sonra, bugünki gazetede sizinle ilgili bir yazı okudum.- deyince, Julide:
-Nerden biliyorsunuz ki o yazı benimle ilgilidir? - diye sorar. Polis:
- İfade aldığımda isminizi yazmamışmıydım? Hem gazetedeki resimde size tıpa tıp benziyor. Sizi yeniden görmem benim için bir şans sayılır.
Haydi kalkın, bakın iyice ıslanmışsınız. Bizim Doğu’nun havası sizin Batı’nınkine benzemez. Hasta olacaksınız. Benim mesayi saatim sona erdi. Sizin için bir sakıncası yoksa, önce sizi benim eve bırakmaya, benim de size uygun giyecek almama, sonra da beraberce sıcak bir şeyler yemeye ve içmeye ne dersiniz? - diyerek arabaya bindiklerinde, elini Julide’nin ıslanan saçlarına dokundurup:
-Sorması ayıp ama, öğlenden beri hala o köpeğe mi ağlıyorsunuz-? ? ?
diye sorar.

Gül Witt
www.antoloji.com www.eren.com.tr

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

data-ad-client="ca-pub-8225079082187134"
data-ad-slot="5411446925">

Anket

Ne tür hikayeler okuyorsunuz:

Son yorumlar