Karşılaşma

Aradan uzun yıllar ve hayatın çeşitli merhalelerinden geçtikten sonra iki eski arkadaşın birbirlerini tanıması hayli zordur. Kader onları ikinci bir defa yan yana getirdiğinde birbirlerini hiç tanımadan kendi yollarına gitmeleri işten bile değildi. Ses. İnsan sesi. Geçen yılların ardından değişmeden kalabilen tek ipucu.

O da eski arkadaşını otobüste bilet alırken sesinden tanımış, önce benzetiyorum herhalde zannederek daha dikkatli bir gözle incelemeye almıştı. Yanılmamıştı. Hemen önünde ayakta durup biletçiyle konuşan şahıs, çocukluklarında aynı yurdun soğuk yatakhanesini paylaştıkları Gülcan.

- Gülcan?

Önce hiç tepki vermedi uzun boylu kadın. Üzerinde mavi, kırmızı çiçekli bir bluz vardı. Boynuna da lacivert parlak bir eşarp sarmış. Geçmişin soğuk, tatsız günlerine geri dönmemek üzere ismini değiştirmişti . Fakat biletini alıp ilerlemeden önce kendine seslenen hanıma önce ilgisizce baktı. Sonra biraz merakla. Arkadaşının ürkekçe çıkan sesi ona hiç yabancı değildi. Alıcı gözle karşısındakini süzdü ve o da:

- Emine? Diye yavaşça fısıldadı. Aynı anda da arkadaşının eli üzerindeki benini teşhis etti. Tıpkı çocukluk günlerindeki gibi…

İlk şaşkınlığı atlatır atlatmaz ikisinin de aklına gelen, hemen otobüsten inmek, en yakın park veya oturulup konuşulacak bir yer bulmaktı . Önlerine ilk çıkan kafeye oturdular.
Emine’nin yüzündeki memnuniyet ifadesi sanki bu buluşmayı senelerdir bekliyormuş gibiydi. Gülcan daha temkinli, daha sakin görünmekle beraber onun da içi içine sığmadığı belliydi. Aradan geçen bunca yılı kısaca özetlemeğe bile vakitleri yoktu.

- Nerdesin, ne yapıyorsun?

Parmağındaki yüzüğe bakılırsa Gülcan evliydi. Ama henüz çocukları yok. Bir lokantanın mutfağında çalışıyormuş. Emine de evlenmiş, bir kızı olmuş, dört yaşında. Çalışmıyor. Kirpiklerinin titreyişinden bütün heyecanı gözlerinde birikmiş, gülümsemesine mani olamıyor.

- Biliyor musun, Allah dualarımı kabul etti de karşılaştık. Seni hep bulmak istiyordum. Yani, ne diyeyim, bilemiyorum.
Gülcan onun bu taşkın sevincine biraz da şaşırarak bakıyor, bu karşılaşmanın getirisinden sanki ürküyordu.

- Ben de, bende sevindim canım. Beraber ne kadar çok bir arada kaldık, öyle değil mi? Ama ne günlerdi ! Neyse iyi kötü atlattık gitti.

Emine , yetiştirme yurdundaki gariplik günlerinde Gülcan’ın kendine güvenen halini, kavgalardaki korkusuzluğunu, iri kemikli yapısıyle diğerlerine meydan okuyuşunu dün gibi hatırlıyordu. Her yaptığına hayran olur, her sözünü dinlerdi arkadaşının. Yurt görevlilerine karşı belirlenecek tavrı Gülcan düşünür, oyunların seyri hep onun itirazlarına, kabullerine göre değişirdi. Kızlar arasında sözü geçerdi. Emine onun sadece bir defa korktuğuna şahit olmuş ve gök gürlemesiyle birlikte başını yastığın altına sokmasına hayret etmişti. Çocuk düşüncesiyle Emine, zaten korunaklı bir yer olan yurdun onları her türlü musibetten koruyacağına safça inanmıştı. Kısa kesilmiş saçlarıyla Gülcan’ın gök gürültüsüne meydan okuyamayışı karşısında hayli sarsılmış, adeta güvendiği dağlara kar yağmıştı. O günden sonra onun da kendi gibi sıradan biri olduğuna aklı kesmiş, ve her dediğini yapmaz olmuştu.

Arkadaşının iri, durgun gözlerine baktıkça kimsesizliği tuhaf bir kalabalıkla beraberce paylaştıkları o eski ve uzak günlere doğru zihninde birdenbire bir hatıralar kapısı açılıverdi. Sıcak bir kap yemeği dökmeden, kimseye kaptırmadan yiyebilmenin telaşına, acımasız şakalaşmalara, gönülsüz itaate, sığındıkları parça buçuk arkadaş güvenine, kısacası hayatın kırık dökük, boz bulanık günlerine geri gitmişti.

Emine’nin otobüsteki karşılaşmaya verdiği önem biraz da o günlerden kalma bir derdiyle alakalıydı. Gülcan’ı yurtta diğer tüm arkadaşlarından daha fazla sever, başka kızlarla yakınlaşmasını hazmedemezdi. Ve çocukluğun verdiği kıskançlıkla Gülcan’ın kolundaki boncuktan bileziği bir gece uykusunda çekip almıştı. Alıp da kendi mi takacaktı, hayır. Sırf onu üzmek için üç kuruşluk uyduruk bileziği tuvaletin deliğinden bırakmış, sifonu da büyük bir zevkle çekmişti. Çocukça bir cezalandırmaydı yaptığı. Fakat lise günleri bitip hayatın gerçek ve savunmasız yüzüyle ilk karşı karşıya geldikleri günden itibaren, Gülcan’a yaptığı bu haksızlıktan çok, pek çok rahatsızlık duydu. Ne zaman bir haksızlığa uğrasa, ne zaman insanların birbirlerini üzmeğe hırpalamaya çalıştıklarını görse bu olayı hatırlar, mutsuz olurdu. Nice günler ve geceler Emine bu kötü hareketini affettirecek bir fırsatı yaratması için Allaha dua edip durmuştu. İşte şimdi Gülcan bir lütuf gibi karşısında durmaktaydı. İtiraf edip özür dilemenin, vicdanını susturmanın tam sırasıydı.
Kafenin çoğu öğrenci olan kalabalığının şamatasına aldırış etmeden anlatmaya koyuldu:

- Sana bir şey itiraf etmek istiyorum Gülcan. Nasıl desem, yıllar yılı içimi acıttı, durdu.

- Yok ya? Neymiş o?

- Lise birde miydik, ikide mi, tam hatırlamıyorum şimdi, senin hani boncuktan bir bileziğin vardı…

- Evet, vardı. Cam boncuklar. Nilgün hediye etmişti.

- Tamam, işte o. Nilgün’ün en iyi arkadaşı olacağından korkmuştum her halde. Bir gece sen uyuyordun,bileğinden sıyırıp aldım. Tuvalete attım.

- Bileği bükülmez kızın bileziğini tuvalete attın demek. Hiç çekinmeden. Valla helal olsun, ne diyeyim. Demek , boncuklu bileziği çalan sendin!

- Evet, bendim. Seni en sevdiğin eşyandan ayırdığım için yıllarca pişmanlık duydum. Şimdi özür dilesem affeder misin?
Gülcan dolu dolu bir kahkaha patlattı:

- Cam boncuklar için mi? Onlar yüzünden mi bunca yıl üzüntü çektin?
- Ama haksızlıktı yaptığım.

- Boşver. Hiç önemli değildi. Benden korktukları için kimi boncuktan bilezik yapar verir, kimi kumanyasını bana getirirdi. Şekerlemelerim hepinizden her zaman daha fazlaydı.

Genç kadının sıkıntıdan terleyen yüzü bu kahkalalar karşısında biraz gevşedi, aydınlandı.
- Oh, dünya varmış! Bunca yıl senin hiç üzülmediğin şeye üzülüp durmuşum, desene.

Gülcan gülmeyi kesmemişti. Hatta giderek artıyordu gülüşleri. Muzipçe saklamaya çalışsa da içinden kaynayıp duran kahkahalarına mani olamıyor, anlatacakları varmış da gülmekten başlayamıyormuş edasıyle kendini frenlemeye çalışıyordu. Neden sonra sakinleşti ve çatallı sesiyle o günlere dair bir hatırasını anlatmaya başladı. Çocukluk günleriydi adı üstünde, küçük yaramazlıkların gün gelip tatlı birer anı halini alacağını nasıl bilsinlerdi ki!

- Asıl şimdi sen dinle. Dinle de itiraf nasıl olurmuş gör. Hani müdire hanımın odasına bir hayırsever dadanmıştı, başı topuzlu, bildin mi?

- Bildim. Şu incecik kaşlı ve deri çantalı kadın . Bir hoş adı vardı, unuttum. Ara ara gelir giderdi.

- İşte o kadın kimdi biliyor musun?

- Nerden bileyim?

-Yurda büyük bağışlar yapan kadın. Ama sadece o kadar değil. Bir gün müdire hanımın oda kapısı açık kalmış. Ben de temizlikçiye yardım olsun diye kovayı taşıyorum. Temizlikçinin öyle değişik adetleri vardı. Açık bir kapı gördü mü, sessizce yaklaşır, yerleri siler gibi yapar, dinlerdi. İkimizde kulak kabartmıştık içerdekilere. O deri çantalı kadın burnunu çeke çeke ağlıyordu. Güya senin akraban mıymış neymiş!

Emine gözlerini açmış pür dikkat arkadaşını dinliyor.

- Akrabam mı? Benim mi?

- Senin. Çünkü konuşurlarken duydum. Baban iyi bakılman için o kadınla para gönderiyormuş. Başımı biraz ileri uzattığımda müdire hanıma bir de zarf uzattığını gördüm. Bu da kızına mektubu demez mi? Cin gibiydim ve görmüştüm. Zarfı masasındaki kalın deri kitabın altına koymuştu. Sonra kadını yurt binasının kapısına kadar uğurladı ve biz hiç bir şey duymamış gibi işimize devam ettik. Kapı açıktı. Temizlikçi koridoru silip gitmişti. Kimse yoktu. Kaşla göz arasında odaya daldım, deri kaplı kitabın altındaki mektubu aldım.

_Ne yazıyordu? Babam ne yazmış?

_Ne bileyim. Okumadım ki.

_Okumadın mı? Peki ne yaptın?

Senin yaptığını. Doğruca tuvalete koştum, küçük küçük parçalar halinde yırttım attım.

Emine’nin yüzündeki aydınlık bir anda söndü, sarardı. Babası… Yurda yardım ve para gönderen bir babası varmış. Görünmek, bilinmek istemeyen babası, ne yazmış olabilirdi? Hiç, hiç bir şey düşünemiyordu genç kadın. Arkadaşına artık anlamı kalmamış hıncıyla, etkisiz ama içe doğru işleyen derin bir küskünlükle bakakaldı.

- Bunu nasıl yaparsın? diyebildi.

- Nasıl olacak, çocukluk işte! Benim hiç kimsem yokken senin baban varmış. Kıskanmış olmalıyım.

- Hiç olmazsa okuduktan sonra atsaydın. Okumalıydın.

Emine göz yaşlarına boğulmağa ramak kalmışken içini saran öfke yüzünden kendini tuttu. Bir zamanlar gök gürültüsünden korkup başını yorganlara, yastıklara gömen şu biçare kadın, şimdi onun hayatına ait en önemli mektubu yırtmaktan dolayı gayet rahat, gülebiliyordu. “Tevekkeli değil , yurttaki yıllarında yine aynen böyle küstah ve şımarıktı. Bense aptallar gibi her şeyimi onunla paylaşıyordum. Meğer ne budalaymışım!”

- Bu yaptığın büyük kötülük, dedi .Ve derhal masadan kalktı. Aklında tek bir fikir vardı: Yetişip barındığı yurda gidecek, eski dosyalardan müdire hanımın kaydına ulaşacak ve babasını bulmaya çalışacaktı. Arkadaşının yüzüne hakimane , muzafferane baktı.

- Benim bir babam vardı demek. Bu da bir şeydir. Bir daha karşılaşacağımızı sanmıyorum. Ama unutma benim bir babam vardı.

Kafeden dışarı zor attı kendini. Hızlı adımlarla caddede yürümeğe başladı ve gözden kayboldu.
Gülcan, terleyen boğazını lacivert eşarpla sildi, garsondan bir limonata istedi. Gözden kaybolan arkadaşının ardından gülümsüyordu: “Onun babası varmış! Pöh! Nerden var acaba? Ben uydurmasaydım bir baban da olmayacaktı senin. “
Buzlu limonatadan bir yudum aldı. Tebessümünün izleri dudaklarında halâ duruyordu.

Muhterem Yüceyılmaz
Berceste dergisi

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

data-ad-client="ca-pub-8225079082187134"
data-ad-slot="5411446925">

Anket

Ne tür hikayeler okuyorsunuz:

Son yorumlar